Huntington’dan 17 yıl sonra…

Birkaç gündür Murat Yılmaz’ın derlemesiyle Vadi Yayınları’ndan çıkan “Medeniyetler Çatışması” kitabını okuyorum. Derlemenin içinde Samuel Huntington‘un 1993 yılında “Foreign Affairs” dergisinde yayınlanan ve soğuk savaş sonrası düşmansız kalıp düşmansız yapamayanların çölde su bulmuş gibi sarıldıkları “Medeniyetler Çatışması” isimli makalesi, konuyla ilgili Huntington’un diğer makaleleri ile dünyadan ve Türkiye’den teze ilişkin yazılan-çizilenler bulunuyor.

Belki geç ama oldukça faydalı bir okuma oldu benim için. Özellikle Huntington’un 1993 yılında iştahla kurguladığı batı-islam çatışması ve soğuk savaş sonrası dünyada çatışmaların kimlik, özellikle din ekseninde kurulacağı tezinin ne kadar incelikle gerçeğe dönüştürüldüğünü (dönüştüğü değil dönüştürüldüğü demeli sanırım) görmek oldukça etkileyici.
Kısaca özetlemek gerekirse bütün laf kalabalığının ardında Huntington, demokrasi, insan hakları, bireyin önemi, eşitlik gibi değerleri insanlığın sisteme karşı mücadelesine değil batının yapısal geçmişine tabi kılıyor ve açıkça bunların batıya has değerler olduğunu ve taklit edilemeyeceğini söylüyor. Bu durumda soğuk savaş döneminde batının değerlerini evrenselleştirme ve dünyaya yayma sözde iddiasının yersiz olduğunu söyleyen Huntington batının değerlerinin evrensel olmadığını, olamayacağını belirtiyor. Kısacası Huntington, önce insanlığın değerlerini paylaştırıyor ve ardından bu paylaşımı değişmez kılıyor. Son hamlede Huntington, ABD ve aynı kamptaki Avrupalı ülkelerin Sovyetlerin dağılmasından sonra yana yakıla aradıkları yeni düşmanı gösteriyor, hatta düşmanın yeri belli olsun diye haritada bile sınırı çiziyor Huntington,

“Balkanlardaki bu hat, tabii Habsburg ve Osmanlı imparatorlukları arasındaki tarihi sınırlara da uygun düşüyor. Bu hattın kuzeyinde ve batısında yaşayan kavimler Protestan ve Katoliktirler ; Avrupa tarihinin feodalizm, Rönesans, reformasyon, aydınlanma, Fransız İhtilali ve Sanayi İnkılabı gibi ortak tecrübelerini paylaşmışlardır; genel olarak ve ekonomik açıdan doğudaki kavimlerden daha iyi durumdadırlar ve şu anda müşterek bir Avrupa
ekonomisine ve demokratik siyasi sstemler arasındaki birleşmeye artan ölçüde katılmaları beklenebilir. Bu hattın doğu ve güneyindeki kavimler Ortodoks ve Müslümandırlar; tarihi bakımdan Osmanlı ve Çar İmparatorluklarına mensup olmuş ve Avrupa’nın geri kalan kısmına biçim veren hadiselerle ehemmiyetsiz ölçülerde temas kurmuşlardır; ekonomik açıdan genellikle fazla ileri değillerdir; istikrarlı bir demokratik sistem geliştirmeleri daha zayıf bir ihtimal gibi gözüküyor…..”

Tabii Huntington, Hindistan, Japonya ve Çin’e de düşman sepetinde yerlerini vermeyi ihmal etmiyor.

Huntington’un bir ara çokça popüler olan makalesi, ben 13 yaşındayken yazılmış. Şimdi ben otuz yaşıma girmek üzereyken ve makalenin üzerinden 17 yıl geçmişken Huntington’un çatışma senaryolarının büyük ölçüde gerçeğe dönüştüğünü görmek ilginç. Sonuçta Huntington’un kehanetleri bugün pek de yanlışlanmış sayılmaz. Gerçekten de sınıf çatışmaları görünmez kılınmaya çalışılırken insanlar ve ülkeler dini ve kültürel nedenlerle ciddi biçimde ayrıştırılmış durumda. Ancak asıl mesele bu doğrulanmanın Huntington’un öngörülerinin müthiş başarısından mı yoksa ABD ve Avrupa egemenlerinin dış politikalarını tam da bu tür teoriler üzerine şekilendirmelerinden mi kaynaklandığı noktasında düğümleniyor.
Huntington’un makalesinin ardından yapılan yorumların bazıları bu tehlikeye dikkat çekmiş. Örneğin Harward’lı tarihçi Paul Kennedy, 1993 yılında gazeteci Şahin Alpay’a beyanında “Bu makale İslam ve Hindu dünyası hakkında kaba ve dar kafalı görüşlere hitap etti. Makaleyi genelde olumsuz buluyorum. Arzettiği tehlike, kendi kendini doğrulaması ve haklı kılması” diyor. Yine Prof. Dr. Binnaz Toprak, Sabah Gazetesi’nde yayınlanan 1993 tarihli makalesinde “Gelecekte uygarlıklar arası çatışmalara tanık olacaksak bu ancak Batılı devletlerin tam da Huntington’un önerileri doğrultusunda dış politika geliştirmeleriyle gerçekleştirebilir” yorumunu yapıyor.
TÜRKİYE’YE GELİNCE….
Huntington, 1993 yılındaki ilk makalesinde Türkiye’yi bölünük ülkeler arasında sınıflandırıyor. Huntington bu makalesinde Türkiye için rotayı Orta Asya’ya çiziyor:
“…Ayrıca Türkiye’nin seçkinleri Türkiye’yi Batılı bir toplum olarak tanımlarken Batının seçkinleri Türkiye’nin öyle olduğunu kabule yanaşmıyorlar. Türkiye AT’nin bir üyesi olmayacaktır; gerçek sebebi Cumhurbaşkanı Özal’ın dediği gibidir: Biz Müslümanız, onlar(ise) Hristiyandır, ve (fakat) bunu dile getirmiyorlar.” Mekke’yi reddettikten ve ardından Brüksel tarafından reddedildikten sonra, nereye bakar Türkiye? Cevap, Taşkent olabilir. “

Ancak bu makaleden birkaç yıl sonra Huntington Türkiye için başka bir rol bulmuş sahnede. 1996 yılında gazeteci Şahin Alpay’a verdiği röportajda söyledikleri bakalım tanıdık gelecek mi size?:
“Türkiye gerçekten Avrupa ile Asya, İslam ile laiklik, vs, arasında bölünmüş bir ülke. Bu bakımdan kimi liderlerinizin de işaret ettikleri gibi uygarlıklar arasında bir köprü olabilir. Ancak İslam dünyasında düzene ihtiyaç var………… İslam dünyasında liderlik rolü oynayabilecek ülkeler var. Ancak Türkiye, ekonomik gelişme seviyesi, stratejik konumu, kendine güvenen bürokrasisi, ordusu, Batı ve İslam karışımı kültürü ile İslam alemine önderlik bakımından eşsiz bir yere sahip. Tarihte Osmanlılar da bunu yapmadı mı?
Eğer Türkiye, bir batılı ülke olma ısrarından biraz vazgeçer; modernleşme ve demokrasinin bir İslam ülkesinde de mümkün olduğunu göstermeye daha çok ağırlık verirse, bütün dünyaya ve İslam’ a büyük bir model olur.”

ABD’nin dış politikasına ışık tutan Huntington’un önerileri, AKP’nin liderlik iddialarıyla ve yeni Osmanlıcılık idealleriyle ne kadar da benzerlik gösteriyor değil mi ?
Bu arada Vadi Yayınları’nın derlemesinin içinde şu anki Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu’nun da bir makalesi var. “Bir Bunalımı Örtme Çabası ve Siyasi Teorinin Pragmatik Kullanımı” isimli makalede giriş ve gelişme bölümlerinde oldukça dikkate değer tespitler yapılmış. Bununla birlikte Davutoğlu makalesinin sonunda Türk toplumunun parçalanmış bir yapısı olduğunu belirterek şöyle diyor:

“Bu parçalanmışlık ve belirsiz toplum idealinin en önemli sebebi güçlü bir medeniyet birikimine sahip bir toplumu başka bir medeniyete kuyruk yapmak isteyen elitin yaşadığı psikolojik dengesizlik halidir. Bu dengesizlik, eğitim ve medya kanalları yoluyla toplum geneline yansıtılmış ve bugün kendini herhangi bir düzeyde tutarlı şekilde tanımaktan aciz bir bunalım toplumu ortaya çıkmıştır. Türkiye kapsamlı bir kimlik yenilenmesi ve medeniyet ihyası sürecine girme cesaret ve becerisini gösteremezse gelecekteki teorisyenler bu toplumu ya tarihin sonunun kurbanları ya da medeniyet çatışmasının suçluları arasında zikredeceklerdir. (İzlenim. Ekim 1993)

Davutoğlu’nun sorunu başka bir medeniyete kuyruk olmak olarak tanımlarken bugün, Türkiye’yi; dünyayı gerçekten büyük bir çatışma alanına sürükleyen ABD’nin kuyruğu ve Medeniyetler Çatışması’nda Türkiye’ye biçilen rolün sadık oyuncusu olmaya götüren bir hükümetin dışişleri bakanlığını yürütmesi de tarihin bir cilvesi olsa gerek.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: