İtiraflar…

Shakespeare’in Coriolanus adlı oyunu, kibriyle ünlü Romalı bir komutanın hikayesini anlatıyor. Kitabın edebi yönünü pek tartışmayacağım -ki bence şimdiye kadar okuduğum en iyi Shakespeare eseri değildi- ancak Coriolanus, benim “halk” kavramı üzerine düşünmeme vesile oldu.

Kitabın giriş bölümünde hikayeye ilişkin genel bilgiler ve kimi bölümlerden parçalar bulunmakta. Daha ilk sayfada şu satırları okudum, Coriolanus, halka şöyle seslenir:

Ne barışta rahat verirsiniz insana
ne savaşta;

Birinden ödünüz patlar,
ötekinde kıpırdanmaya başlarsınız.

Size bel bağlayan,
karşısında aslan beklerken tavşan,
Tilki beklerken kaz bulur;
Buz üstünde kor parçasına
ya da güneşte dolu tanesine

Ne kadar güvenirsem,
size o kadar güvenirim.

Tek erdeminiz,
suçlu bulunandan yana çıkıp

Adalete lanet okumak.
Hakkıyla yükselen her insan

Sizin nefretinizi çeker…

Her dakika fikir değiştirirsiniz;

Bir gün önce nefretle söz ettiğiniz adama

Soylu demeye başlarsınız;

Baş tacı ettiğiniz adamdan kötüsü olmaz bir anda.

Bu konuşmanın son satırına geldiğimde birden kendimi Coriolanus’a sempati duyar halde buldum. Aslında hiç de haksız olmadığını düşündüm kendi kendime. Kitabı okumaya devam ettikçe ise sempatimin yerini kafa karışıklığı almaya başladı. Coriolanus, belki okuduğunuzda sizi de cezbeden bu satırları, açlıktan kırılan ve buğday için isyan eden halka karşı haykırıyordu çünkü. Bu kez fikrim değişiverdi hakkı için ayaklanan halk karşısında söylenince aynı sözler bir küfre dönüştü desem yeridir.
Bu ikilem hali, kendim ve “halk” kavramı üzerine düşünmeme de yol açtı. Önce “halk” dediğimde kendimi ne kadar içinde hissettiğimi sordum kendime. Dürüst bir cevap verdiğimde bugün halk kelimesini kullanırken kendimi bunun içine dahil etmekte zorlandığımı fark ettim. Bir çeşit kibir ve yabancılaşmadan çok yanında üzüntü ve kızgınlığı taşıyan bir his bu.

“Ama” dedim kendi kendime “bundan yıllar önce mesela 70’lerde “Halk” denildiğinde kim bilir nasıl titriyordu insanların yüreği?” O halde zamandan, edinilen tecrübelerden, geçilen ve geçilmeyen sınavlardan bağımsız olarak kutsal bir “halk” kavramından bahsedilebilir mi? Bugün tam da Coriolanus’un söylediği gibi hırsızlar omuzlarda taşınıyorsa, yolsuzluk yaptığı gün gibi ortada insanları “halk” yeniden seçiyorsa; “halk” denildiğinde içim titremiyor da canım sıkılıyorsa suçlu muyum?

Elbette, yetişmiş bir insan olarak sorumlulukları göz ardı etmek değil kastım. Ancak eğer bir şeyleri değiştirmek gerektiğini düşünüyorsak önce önümüzdeki malzemeyle yüzleşmek de gerekir. Bugün halk denilen topluluğun -ki “halk” derken topluma rengini veren baskın karakteri kastediyorum- yüceltilecek bir yanı kalmış mıdır acaba? Hitler’i tezahüratlarla dünyanın başına saran da “halk” değil miydi? Peki Bush’u iki kez seçip cinayet silahını eline veren? Kendini Hitler’i destekleyen “halk”tan saymayanı suçlayabilir miyiz? Bence suçlayamayız… Şimdi beni de suçlamayın o zaman, sevgiyle dökülmüyorsa dökülemiyorsa ağzımdan “halk” kelimesi.

Bu yazıda tartışılacak, karşı çıkılacak birçok nokta olabilir, farkındayım. Açıkçası, düşünmem gerektiğine inanılan şeyler ile kendimi düşünürken bulduğum şeyler arasında sıkışmış durumda hissediyorum bazen. Teorik açıdan birçok açıklama yapılabilir bugün içinde yaşadığımız duruma. Ekonomik ve sosyal bir çok açıklama yapılabilir. Bütün açıklamalardan öte aklımdan geçen en dürüst cümleleri yazdım sanırım. Bazen doğru bir şekilde anlatmak için yardım almak gerekir bir ustadan. Shakespeare ile başladım Nazım’la bitireyim o halde. Beklenen bir son olacak belki ama onun cümlelerinden daha iyisi kurulmadı henüz. Olcay PINAR

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Nazım Hikmet

1947

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: